Soru – Cevaplarla

Otoimmün Tiroidit (Haşimato) Hastalığı

www. tiroidim.com

 

Bu bölümü, hastalarımızdan sıkça gelen sorulara ayırdık. Soruları ile sitemizdeki eksiklikleri fark etmemizde emeği olan hastalarımıza ve yakınlarına teşekkür ederiz.

 

1) FT3, FT4, TSH, TPOAb, TgAb tetkiki yaptırırken nelere dikkât etmek gerekir?

Bu tetkikler aç veya tok yapılabilir. Tiroid hormonu hapı (levotiron, euthyrox, tefor,…) alan hastaların, “önce tetkik için kan verip, sonra o günkü dozu almaları” daha iyi olur. (B12 vitamini tetkiki için kanın, açken verilmesi gerekir.)

 

2) TPOAb (Anti-M), TgAb (Anti-T) seviyesinin tâkibi gereksiz midir?

Hastalığın teşhisi sırasında bu antikor tetkiklerinin yapılması gerekir. Yakın zamana dek, antikorların baskılanabildiği bir tedavi şekli bilinmediği için, bunların tâkibi gereksiz görülürdü. Hücreler arası savaşın şiddeti, hücre yıkımı ile, antikor yüksekliği arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Bu açıdan, selenyum tedavisi verilen hastaların antikor tâkibi yapılır. Bu, selenyuma cevap vermeyen hastaları tesbit etmek için de gereklidir. Altı ay boyunca TPOAb seviyelerinde ciddi düşüş olmayan hastanın, selenyum tedavisine cevap vermediği düşünülür. (Prof. Gartner, bu sürenin 12 ay olması gerektiğini beyân etmektedir. Kendisi ile yaptığımız mülâkatı bir kez daha okumanızı tavsiye ederiz.) 

 

3) Otoimmün tiroidit hastalığının teşhisi nasıl konur?

Hastalığın teşhisi, kanda TPOAb (Anti-M) ve/veya TgAb (Anti-T) seviyesinin yüksek olması ve tipik USG bulguları ile genellikle kolayca konur. Ancak, özellikle TgAb, bazı Graves hattâ nodüler guatr hastalarında da yüksek bulunabilmektedir. Ayrıca Graves hastalığının teşhisinde kullanılan “TSH reseptör antikoru’nun (TRAb)”, Graves hastalarının % 25 kadarında yüksek bulunmaması, teşhis açısından bir güçlük olabilir. Ayrıca otoimmün tiroidit hastalarının Haşitoksikoz döneminde de, Graves’de olduğu gibi “FT3, FT4 yüksek, TSH genellikle baskılanmış”tır. Otoimmün tiroiditte buna yol açan, hormon üretiminin artması değil, harap olan hücrelerdeki hormonun kana âni boşalımıdır ve bu dönem genellikle 9 ayı geçmez. Graves hastalığında ise bu artışın sebebi, tiroid bezinin çok çalışıp, çok hormon üretmesidir. Bu yüzden, tiroid bezinin fonksiyonunu (az mı- çok mu çalıştığını) değerlendirebilmek için, “tiroid sintigrafisi ve uptake (apteyk) testi” gerekebilir. Otoimmün tiroidit teşhisinde tiroid sintigrafisi ve uptake testi, genellikle sadece böyle özel durumlarda istenir. (Düşük dozda da olsa) radyasyon verilmesini gerektirdiği için, sintigrafi ve uptake testi hamilelere yapılmaz. (Kaza ile yapılmış hastaların, “hamilelik ve tiroid” başlıklı yazımızı okumalarını tavsiye ederiz.) Otoimmün tiroidit ile Graves hastalığı arasında geçişler de bilinmektedir.         

 

4) Otoimmün tiroidit nedir? Haşimato hastalığı nedir?

“(Japon bilim adamı Haşimato’nun tarif ettiği) Haşimato hastalığı”nın geç döneminde (hastaların % 90’ından fazlasında), tiroid bezi zamanla küçülmekte ve kalıcı tiroid hormonu yetmezliği başlamaktadır. Bu döneme, “atrofik tiroidit” denir. Hastalığın hamilelik sonrası görülen şekline ise, özel olarak, “postpartum (doğum sonrası) tiroidit” adı verilir. Otoimmün kökenli bu hastalıkların tamamına, artık, “otoimmün tiroidit” denmektedir. Hattâ bazı uzmanlar, Graves hastalığını da (otoimmün kökeni nedeni ile) bu başlık altında anma eğilimindedir. Sonuç olarak Haşimato hastalığı tâbiri aslında, otoimmün tiroidit’in erken dönemini ifâde eder. Ancak ülkemizde “Haşimato hastalığı” tâbiri hâlâ çok yaygın kullanıldığından ve pek çok hasta “otoimmün tiroidit” kelimesini duymadığından, bu iki isim sıklıkla yan yana kullanılmaktadır.  

 

5) Otoimmün tiroidit ırsi midir?

Genetik yapıları birbirine en çok benzeyen tek yumurta ikizlerinde bile, hastalık birinde görülürken, diğerinde hiç görülmeyebilmektedir (Graves hastalığında da durum böyledir). Bu yüzden hastalığın genellikle, “genetik yatkınlığı olan kişilerde, ÇEVRESEL ETKENLERLE (sigara vs.) tetiklendiği” sanılmaktadır. Her otoimmün tiroidit hastası olan annenin çocuğunda, kardeşinde de bu hastalığın olması beklenmez, ancak akrabalarında hastalık bulunan kişilerin, daha yakından incelenmesi ve tâkip edilmesinde fayda vardır.  

 

6) İyot, otoimmün tiroidit yapar mı?

Tiroid bezi, gıdalarla alınan iyot’u kullanarak tiroid hormonlarını (T3, T4) üretir. İyotun “yokluğu” bir yana, “eksikliği” bile, tiroid hormonu yetmezliğine yol açar. (Toprağında, dolayısıyla su ve ekinlerinde) iyot eksikliği olan bölgelerde yaşayan insanların tiroid bezi büyüme eğilimine girer. Yakın zamana kadar, Türkiye’nin çok büyük bir bölümünde iyot eksikliğine bağlı “endemik guatr” ciddi bir sağlık sorunu idi. Hamileleri, doğan bebekleri etkiliyordu. Bizim de bizzat yer aldığımız bazı çalışmalarda, (İzmir gibi şehirlerde bile) içme suyundaki iyot miktarı oldukça düşük bulundu. Sağlık Bakanlığı’nın haklı müdahalesi ile artık yemeklik tuzlar, iyot takviyeli olarak üretilmektedir. Bunun önemini anlamak için, Kütahya/Simav gibi bölgelere gidip, 5-6 yaşındaki guatr’lı çocukları görmek yeter. Halkının yaklaşık % 60’ında endemik guatr görülen bu gibi bölgeler için iyotlu tuz, son derece ucuz ve etkili bir çözüm olmuştur.

Otoimmün tiroidite yol açan, iyot’un bizzat kendi varlığı değildir. Alınan fazla iyodun, “genetik yatkınlığı olan kişilerde”, hastalığın ortaya çıkışını tetikleyebildiği söylenmektedir. Yoksa çalışması için ihtiyaç duyduğu bir madde, tiroidi nasıl hasta eder? Zaten otoimmün tiroidit, savunma hücrelerindeki genetik değişim ile ilgili bir hastalıktır. Bir ailede herkes aynı yemeği yer, benzer miktarda iyot alırken, neden hepsinde aynı hastalık görülmemektedir? İyot takviyesi yapılan ülkelerde, geçiş döneminde, otoimmün tiroidit vakalarının daha sık görüldüğü bilinmektedir. Bu açıdan iyotun “fazlasından” sakınmak gerekir. Ancak “iyot almak endişesi ise balık bile yemeyen” hastalarla tanışmak, bu konunun yeteri kadar anlatılamadığını düşündürüyor bize.       

 

7) Otoimmün tiroidit kansere yol açar mı?

Bazı çalışmalar göstermektedir ki; otoimmün tiroidit hastalarında “lenfoma”, diğer insanlardan biraz daha sık gözükmektedir. Ancak bu, nâdir görülen bir tümördür. Üzerinize yıldırım düşme riskinin 10 kat artmış olması sizi hayat boyu “hasta” etmemeli, ancak tedbirlerin önemini hatırlatmalıdır. Otoimmün tiroidit hastalarında tiroid nodülü varsa, özellikle dikkât etmek gerekir. Ancak, (USG ile yapılan muayenelerde) yaklaşık her iki insandan birinde nodüle rastlandığını (yâni Türkiye’de muhtemelen 30 milyondan fazla insanda tiroid nodülü olduğunu) hatırlatmak isteriz. Nodülü olmayan otoimmün tiroidit hastası son derece azdır. Önemli olan, bu nodüllerin kanser riski açısından, (diğer insanlarda olduğu gibi) tâkibidir. Hastaların zannettiği gibi antikorlar, ya da tiroid hasarı değildir kansere yol açan. Kanser, genetik bir değişimdir. Yine de unutulmamalıdır ki; dünyada tiroid kanserinden ölenlerin sayısı, zatürre’den ölenlerden azdır.

 

8) Otoimmün tiroidit’te ameliyatın yeri var mıdır?

Otoimmün tiroidit’te hastanın tiroid bezi adım adım harap olmaktadır. Yâni hastanın tiroidinin her gramı önemlidir. (Kanser riskli nodül vs. olmadıkça) ameliyat, çok çok özel bazı hâllerde (kitaplara geçecek kadar nadir görülen bazı şartlarda) yapılmıştır. Ameliyat edilmiş hastalarda tiroid bezinden ufak bir parçanın bile kalması, (savunma sistemini kışkırtan) antijenik uyarının devamı anlamına gelir ve (daha düşük oranda olsa bile) TPOAb, TgAb artışına yol açabilir. Pek çok hasta, “tiroid bezinin tamamen alındığını” zannetse, ya da kendisine öyle söylense de, kanında (tiroid bezinde üretilen ve tiroid dokusunun varlığını gösteren) tiroglobulin (Tg) var ise, buna karşı olan antikor (TgAb) varlığının devam etmesi de çok muhtemeldir. Tiroidi büyük ölçüde alınan ve ardından radyoaktif iyot ile kalan parçaları da öldürülen, Tg değerleri sıfırı bulmuş kişilerde bile, antikor düzeyleri aylar sonra düşmektedir. Sonuç olarak ameliyatın, otoimmün tiroiditte neredeyse hiç yeri yoktur. Kanser açısından riskli nodüller varsa, o zaman ameliyat gerekir ve tercih edilen ameliyat, tiroid bezinin tamamının alınması (total tiroidektomi) şeklinde olmalıdır.

 

9) Tiroid hormonu (T4, T3) hapları kemik erimesine yol açar mı?

Tiroid hormonu hapları, hastaların eksik olan tiroid hormonu seviyesini, (sağlıklı insanlardaki) normâl seviyeye ulaştırmak için kullanılır. İster tiroid bezi üretmiş olsun, ister dışarıdan hap şeklinde alınmış olsun; “tiroid hormonu fazlalığı, uzun vâdede kemik erimesine yol açar.” Yâni önemli olan, hormon düzeylerinin normâlin dışına taşmamasıdır.

 

10) T3 hapı var mıdır? Neden çok fazla kullanılmıyor?

Tiroid bezinde hem T4, hem T3 hormonu üretilir. Ayrıca T4, dokularda, (içindeki bir iyot’u kaybederek) T3’e dönüşür. Aslında T3, T4’den daha aktiftir. Ancak ömrü T4’ten daha kısadır. T3’ün yalnız başına, ya da T4’le birlikte olduğu ilâçlar vardır. Ancak T3’ün kandaki kısa süreli ve hızlı yükseliş - düşüşleri, hem ilâcın gün içinde birkaç kez ve düzenli aralıklarla alınmasını gerektirmekte, hem de bu dalgalanmalar, çarpıntı vs. yan etkilere daha sık yol açabilmektedir. Bu yüzden hormon takviyesi amacıyla T3, nâdiren ve özel hâllerde tercih edilmektedir. 

 

11) Hipotiroidi sarhoşluğuna karşı uyanık olun!

Uzun süre hipotiroidi yaşayan hastalar, yavaşlamış metabolizmalarına alışabilirler. Hayatı fazla düşünmeden, ağır çekimle yaşamak, çok uyumak, hastayı bir çeşit sarhoşluğun içine çekebilir.

Yapılan tedavi ile T4, T3 normâle gelip, hastanın mutlu olması beklenirken, bazı hastalar artan metabolizma ve hızlanan hayatlarına ayak uyduramayabilir, daha doğrusu ayak uydurmak istemeyebilir.

“Uykularım kaçtı, çok düşünüyorum, sebebi yokken içimden ağlamak geliyor...” Bunların hasta ve yakınları tarafından birlikte değerlendirilmesinde fayda vardır. Günlük 7-8 saat uyuyan bir hasta, daha önce 14-15 saat uyumaya alışmış ise, bunu uykusuzluk olarak algılayabilir. Çoğu uyku ile geçen ve aklın asgari ölçüde kullanıldığı hipotiroidi günlerinden sonra, hayatı gerçek hızında yaşamaya başlamak, sıkıntılarla yüzleşmek, hastaları bunaltabilir. Hipotiroidi tedavi edilirken, tiroid hormonu hapının (levotiron, tefor, euthyrox,…) dozu yavaş yavaş arttırılmalıdır. Aksi hâlde çarpıntı, sıcak basması vb. istenmeyen hâller yaşanabilir. Hasta bunları da bahane ederek (ya da ilâcın dokunduğunu iddia ederek), hapları kullanmayı reddedebilir. Artan sorumluluklar, gerçeklerle yüzleşmek yerine, hipotiroidi sarhoşluğuna kaçmak isteyebilir. TSH’ı yıllarca 10 mIU/l’lerde yaşayıp, tiroid hormonu hapı kullanmayı reddeden çok hasta bilirim. “Bu ilâç dokundu ise diğerini verelim, dozu aylar içinde arttıralım da deseniz”, o sarhoşluğu aşmanız bazen çok güç olur. Bu, bazen hasta yakınları için de bir imtihana dönüşür. Hastanın “çözümü görmek istememesi”, yakınlarını zamanla yıpratıp, huzursuzluklara zemin hazırlayabilir. Elbette hastanın FT3, FT4, TSH tetkikleri sık aralıklarla yapılmalı, hepsinin normâl seyretmekte olduğundan emin olunmalıdır. Ancak bütün bunlar diğer sağlıklı insanlarla aynı iken, “sağlıksız yaşamak” için bir bahane aranmamalıdır. Fedâkârlık karşılıklı olmalı, zor günlerde terkedilmiş sorumlulukların, bir an evvel ucundan tutmak için gayret göstermelidir. Ben, hiç “mutsuzluk antikoru” görmedim… Yeter ki inanalım…              

 

12) Selenyum tedavisi için kandaki selenyum seviyesinin ölçülmesi gerekir mi?

Selenyum tedavisi, “sadece selenyum eksikliği olan kişilerde, eksikliği gidermek amacıyla yapılan bir tedavi” değildir.

Selenyum’un, belli bir dozun üzerinde, savunma hücrelerinin ürettiği TPOAb antikoru üzerinde baskılayıcı etkisi vardır.

Selenyumun kan seviyesi, dokulardaki seviyesini yansıtmaz (Kucharzewski, 2002, 2003). Üstelik, alınan 200 mikrogramlık tek bir selenyum dozuyla bile, (normâI insanlarda olduğu gibi, otoimmün tiroidit hastalarında da) kan selenyum seviyesi normâle gelebilmektedir (Duntas, 2003).

Bunun da ötesinde, Gartner ve Duntas’ın çalışmalarında, hastaların serum selenyum seviyeleri normâl aralıkta(70 - 125 mikrogram/l) ya da buna yakın olsa da, selenyum tedavisi ile TPOAb seviyesinde ciddi düşüş olduğu bildirilmektedir (Gartner, 2002; Duntas, 2003).

Bazı mesleki hastalıklar, klinik zehirlenme ihtimâli vs. gibi çok özel şartlarda kan selenyum seviyesi ölçümü gerekebilir. Bu ölçüm, çok az merkezde yapılabilmektedir.

Kan selenyum seviyesinin normâl aralıkta olması, selenyum tedavisinin gereksiz olduğu anlamına gelmez.

Kan selenyum seviyesi (yazıldığı gibi), birkaç tabletle bile normâle ulaşabilir, ancak kandaki selenyumun az bir kısmı (atılmadan önce) tiroid vs. dokulara geçer. Tedavinin uzun süreli olması biraz da bu yüzdendir.

 

13) Selenyum ilâçlarının farkı var mıdır?

Alman prof. Gartner’ın ilk çalışmalarında kullandığı selenyum, “sodium selenite” formunda idi. (Biz dahil) sonraki araştırmacıların hemen hepsi, selenyumu, “L-selenomethionine” formunda kullandı. Bu form, selenyumun, “emiliminin daha yavaş olduğu, kanda ağır ağır yükselip, dolaşımda daha uzun süre kararlı hâlde kaldığı, dolayısıyla zehirlenme riski açısından daha güvenli görülen” formudur.

Ayrıca üretim sırasında selenyuma bulaşabilen mantarlar, bazı allerjilere vs. yol açabilir. Bu açıdan mantardan âri (yeast free) ilâçlar tercih edilmelidir. İlâcın, (tiroid hormonu hapları gibi) serin ve kuru ortamda tutulması gerekir. Buzdolabında nem alma riski artar. Uzun süre beklemiş ilâçlar kullanılmamalıdır.

 

14) Selenyumu, ilâç şeklinde değil, gıdalarla alabilir miyiz?

Zâten her yetişkin insanın, gıdalarla, günlük 70 mikrogram kadar selenyum alması gerekir. Bu vücudumuzdaki selenoprotein denen (çalışması için selenyum gereken) maddeler için elzemdir. Ancak bu dozda selenyum alımı ile, TPOAb seviyesinde düşüş izlenmemektedir. Gıdalarla günde 200 mikrogram selenyum alabilmek ise, çok mümkün gözükmemektedir. 

 

15) Selenyum tedavisi dışında, tiroid otoantikorlarını baskıladığı bilinen başka bir tedavi şekli var mıdır?

Bir çalışmada, kolesterol düşürücü bir ilâcın, aynı zamanda otoimmün tiroidit hastalarındaki otoantikorlar üzerinde de etkili olabildiği iddia edilmiştir. Bu ilâçların nisbeten sık ve ciddi yan etkileri göz önüne alınınca, böyle bir amaçla, uzun süre kullanılması çok cazip gözükmemektedir. Bu açıdan biz de bu iddiayı test etmeyi düşünmedik. Ancak, kolesterolü (tiroid fonksiyonları düzeldiği hâlde) çok yüksek seyreden ve bu cins bir ilâca ihtiyaç duyan otoimmün tiroidit hastalarında, belki bu ilâç tercih edilebilir.

Diğer otoimmün hastalıklarda, savunma sistemi üzerinde etkisi olduğu gösterilmiş bazı ilâç-doğal maddelerin, otoimmün tiroidit’te de etkili olması muhtemeldir ve bu yönde araştırmalar devam etmektedir.

Ancak, savunma hücreleri zâten duyarlı hâle gelmiş otoimmünite hastalarının, içeriği bilinmeyen maddelere karşı çok temkinli olması gerekir.

 

16) Otoimmün tiroidit hastalarının dikkât etmesi gereken başka şeyler var mıdır?

Otoimmün tiroidit hastalarının üçte birinden fazlasında, bu hastalıkla beraber, başka bazı otoimmün hastalıklar da bulunabilmektedir. B12 vitamini eksikliği, Sjogren sendromu vs. gibi. Bu hastalıkların da araştırılması, erken teşhis açısından faydalı olur.

Hipotiroidide, bazı laboratuar bulgularında, buna bağlı anormâllikler görülebilir:

* Artmış creatine phosphokinase (CPK),

* Yüksek kolesterol ve trigliserid,

* Anemi (kansızlık)… gibi.

(Demir eksikliğine bağlı kansızlık dışındaki) anormâlliklerin birçoğu, sadece tiroid hormonu takviyesi ile düzelebilmektedir.

Kolesterol yüksekliğinin bir nedeninin de “hipotiroidi” olabileceği ve başka tedaviye gerek kalmadan, tiroid hormonlarının normâl hâle gelmesi ile kolesterol seviyesinin düşebileceği akılda tutulmalıdır. Bazen hastaların hipotiroid olduğu, yüksek kolesterol araştırılırken ortaya çıkar. Böylece hastanın gereksiz yere ilâç kullanması da önlenmiş olur.

Otoimmün tiroidit hastalarının, sigara vb. yabancı maddelerden uzak kalması, katkı maddeleri içermeyen doğal gıdaları tercih etmesi önerilir.

Özellikle taze meyve ve sebzelerdeki antioksidanların, hücre direncini arttırdığı bilinmektedir.

 

“Mutlu insan, dertsiz olan değil, derdini bile sevmesini bilendir.”

 

Mutluluk ve Sağlık Dileklerimizle...

Uzman Dr. Ömer TÜRKER

www.tiroidim.com