Otoimmün Tiroidit (Haşimato) Hastalığı ve
Selenyum Tedavisi
www. tiroidim.com
Tiroid bezi,
boynun ön tarafında, gırtlağın alt hizasında, kelebek şeklinde bir
organdır.
Her iki yanında ses telleri ile ilgili
sinirler ve arkasında paratiroid bezleri bulunur.
Tiroid bezinde, gıdalarla alınan
iyot kullanılarak, tiroid hormonları üretilir. Bunlar,
T4 (tiroksin) ve T3 (triiodotironin)’dür. Tiroid bezinde
bunların dışında, kalsitonin denen başka bir hormon daha üretilir, bu
hormon, kandaki kalsiyumun kemiklere alınmasında görevlidir.
Ancak tiroid hormonları denince
genellikle kastedilen T4 ve T3’tür.
T4 ve T3’ün bir kısmı, kanda diğer
maddelere bağlanır. Asıl etkili olan kısım bağlanmamış (Serbest
- Free) olanlardır. Bu yüzden T4 ve T3 yerine, artık FT4
ve FT3 tetkikleri istenmektedir.
Vücudumuzdaki savunma hücreleri, anne
karnından itibaren kendi hücreleri ile tanıştırılır. Böylece, mikrop
gibi yabancı hücrelerle savaşırken, kendi hücrelerine zarar vermemesi
sağlanır. Bazen, nedeni çok açık olmamakla birlikte, bazı iç ve dış
etkenlerle (özellikle sigara, katkı maddeleri gibi...) hücrelerimizin
kimliğinde değişiklikler olur. Değişen bu hücreler, savunma hücreleri
tarafından yeni bir hedef hâline gelir. Bu tür hastalıklara, kendi
kendine immün reaksiyon hastalığı anlamına gelen, “otoimmün
hastalıklar” denir. Eklem ve kâlp romatizması, bu çeşit
hastalıklardandır. Savunma hücrelerinin hedefi, tiroid hücreleri
olursa, buna “otoimmün tiroidit” denir. Uzun süre, hastalığı
ilk kez tarif eden Japon bilim adamının adı ile, “Haşimato
tiroiditi ya da Haşimato hastalığı” olarak anılmıştır.
Genellikle eklem ve kâlp romatizması
halkımız tarafından iyi bilinse de, ortalama her yüz kadından
13’ünü ve her yüz erkekten 3’ünü etkileyen “otoimmün tiroidit” pek
bilinmez.
Savunma hücreleri hem doğrudan, hem de
ürettikleri antikorlarla (TPOAb ve TgAb) tiroid
hücrelerine saldırır.
TPOAb,
tiroid hücresi içinde bulunan “tiroid peroksidaz”
maddesine karşı üretilmiş antikordur. (Çok doğru olmamakla birlikte)
bazen Anti-M antikoru olarak da anılır. TgAb, (tiroid
hücreleri tarafından yapılan ve kan dolaşımına da geçen) “tiroglobulin”
isimli maddeye karşı üretilmiş antikordur. Anti-T antikoru
olarak da anılır. Özellikle TgAb, otoimmün tiroidit dışındaki bazı
hastalıklarda da (nodüler guatr, Graves hastalığı gibi) yüksek
bulunabilmektedir. Bu yüzden hastalığın teşhis ve tâkibinde, TPOAb
daha önemli bir gösterge kabul edilir.
Hastalığın erken döneminde, tiroid
hasarına bağlı olarak T4 ve T3’de genellikle bir miktar azalma
görülür. Buna cevap olarak, beynin ortasında bulunan hipofiz bezi,
tiroid bezini büyümeye ve daha çok çalışmaya sevkeden tiroidi
uyaran hormon (TSH) üretimini arttırır. Tiroid bezi bir
miktar büyüyebilir (guatr). Böylece T4 ve T3 miktarı normâle
ulaşır (ötiroidi). Hastalık bu dönemde zaman zaman alevlenmeler
gösterip, zaman zaman gerileyebilir. Alevlenme dönemlerinde hücre
yıkımı artar ve genellikle TPOAb seviyesi yükselir. Hücre yıkımının
arttığı dönemde, kana geçen tiroid hormonunda artış izlenebilir (bu
döneme Haşitoksikoz da denir).
Kanda tiroid hormonlarının yükselmiş
olmasına, tirotoksikoz denir. Eğer bu yükselmenin sebebi,
tiroid bezinin çok çalışıp, çok hormon üretmesi ise, buna özel olarak
hipertiroidi denir.
Bu geçici tiroid hormonu fazlalığını
(tirotoksikoz), tiroid bezinin aşırı hormon üretimi yaptığı diğer
hâllerden (hipertiroidi) ayırmak gerekir. Eğer bu ayırım yapılamazsa,
istenmeden tiroid bezine zarar verilebilir. Oysa otoimmün tiroidit
hastası zaten tiroidini kaybetmekte olduğundan, her gramın önemi
büyüktür.
Hastalık ilerledikçe, hasar gören
hücreler çoğalır, artan TSH’a rağmen, T4 ve T3 azalmaya devam eder.
Buna bağlı olarak, tiroid hormonu yetersizliği (hipotiroidi)
belirtileri ortaya çıkar. Bunlar:
Erken dönemde:
* Hâlsizlik,
* Zihnî faaliyetlerde azalma
(unutkanlık, uykuya meyil),
* Kas ağrıları ve kramplar, eklem
ağrıları,
* Aşırı üşüme,
*
Kabızlık,
* Kuru cilt, saç tellerinde incelme,
tırnaklarda incelme ve kolay kırılma,
* Adet düzensizliği ve belki
kısırlık/düşük...
Geç dönemde:
* Konuşmanın ağırlaşması, yavaşlaması,
seste kalınlaşma,
* El-yüz ve ayaklarda ödem (şişlik),
* Tat ve koku almada azalma,
* Kilo alma (çok nadir kilo kaybı da
olabilir),
* Cilt renginde solukluk/sararma,
* Kaşların yan taraflarında incelme
hatta dökülme,
* Dilde kalınlaşma,
* Nabızda yavaşlama...
Sıklıkla hasta, hastalığının farkına
ancak bu dönemde varır.
Otoimmün tiroidit hastalarının %
95’ten fazlası, hücre harabına bağlı olarak, tiroid bezini tamamen
kaybeder ve kalıcı tiroid hormonu yetersizliğine girer. Tiroid bezi
küçülür ve zamanla kaybolur. Bu dönemde hastalık özel bir isimle,
atrofik tiroidit olarak anılır. Bu hastaların ömür boyu tiroid
hormonu hapı kullanması gerekir.
Otoimmün tiroidit’in, kadınlarda,
doğum sonrası görülen özel bir şekline, doğum sonrası (postpartum)
tiroidit adı verilmiştir. Hamilelik yaşamış her 100 kadından
ortalama 7’sinde görülür. Ancak bir kez bu atağı yaşamış kadınların
ortalama % 70’i, ikinci hamileliklerinde de aynı atağı
yaşamaktadırlar.
Otoimmün tiroidit çocukluk döneminde
de başlayabilir. Fakat hastalık, en sık 45-65 yaş arasında fark
edilmektedir. Kadınlarda, erkeklere oranla (4-5 kat) daha sık
görülmektedir. Ailesinde otoimmün hastalık (özellikle otoimmün
tiroidit) olan kişilere özel dikkât gösterilmelidir. Ancak hastalık
genellikle tamamen ırsî nedenlerle değil, muhtemelen, yatkınlığı olan
kişilerde, çevresel etkenlerle başlamaktadır. Çalışmalar,
hücrelerimize etki eden bazı yabancı maddelerle, hücrelerimizin
yapısının, dolayısıyla kimliklerinin değiştiğini, bunun da savunma
hücrelerimizi şaşırttığını düşündürmektedir.
(Çocuklukta baş ve boyuna radyoterapi
almış kişilerde, amiodarone, interferon alfa, interferon beta,
interlökin-2, G-CSF denen ilâçların, otoimmün tiroidit’i
tetikleyebildiği bilinmektedir
ve bu tedavilerden birini görmüş
hastaların, hekimlerine muhakkak bu konuda bilgi vermesi gerekir.)
Otoimmün tiroidit hastalarında, bu
hastalıkla beraber, diğer bazı otoimmün hastalıklar da bulunabilir.
Hastaların bu açıdan da araştırılması, erken teşhis ve tedavi
açısından yararlı olur.
Otoimmün tiroidit ile beraberliği sık
görülen hastalıklar:
B12 vitamini eksikliği - Pernisiyöz
anemi: (Ortalama
her 3 hastadan birinde görülür.) Bazı antikorların etkisi
ile, gıdalarla alınan B12 vitamini, bağırsaklardan emilemez ve kana
geçemez. Uzun süreli B12 eksikliğinde, ağız/dil yaraları, ishal, his
kaybı, dengesizlik ve nihayet sinir hücrelerinde kalıcı hasar görülür.
Ayrıca bu hastalarda “kansızlığın önemli bir nedeni” de, B12 vitamini
eksikliğidir. Bu yüzden her otoimmün tiroidit hastasının (sabah açken)
kandaki B12 vitamini seviyesinin ölçümü yapılmalıdır. Tedavide
(ağızdan alınan B12 vitamini büyük ölçüde emilemediği için), “iğne ya
da çok yüksek dozlu özel haplar”ın kullanılması gerekebilir.
Sjogren
(jögren) sendromu: (Ortalama her 3 hastadan birinde görülür.) Ağız-göz
kuruluğu izlenir. Göz kuruluğunun ilk belirtileri batma, yanma hissi
olabilir. Tükürük salgısının azalmasına bağlı olarak (özellikle kraker
gibi kuru) gıdaların yutulmasında güçlük olur. Tükürüğün azalmasına
bağlı olarak özellikle dişeti çizgisine yakın çürüklerin olması,
Sjogren sendromunu düşündürmelidir. Bu hastaların zaman zaman kulak
önündeki tükürük bezinde (parotis) şişmeler olabilir.
Myasthenia Gravis:
Yüzde, özellikle göz çevresindeki
adalelerde zayıflık izlenir. Daha çok göz çevresindeki kasların
zayıflamasına bağlı olarak, mimiklerde azalma, çift görme, göz
kapağında düşüklük, hatta yutma güçlüğü gözlenebilir. Genellikle kas
kullanımı arttıkça (bir diğer ifade ile sabahtan akşama) bu bulgularda
artış olur.
Celiac
(çöliak) hastalığı: Bir
bağırsak ve emilim hastalığıdır. Uzun süreli ishâl, hazımsızlık, gaz,
bazen kilo kaybı görülür. Bununla beraber “hâlsizlik, kansızlık, kemik
erimesi, adet düzensizliği/kısırlık, dişlerin dış kesiminde zayıflık
ve sinir sistemi hastalıkları da (sara gibi)” görülebilir.
Astım.
Vitiligo:
Vücudun belirli alanlarında cilt
renginin yer yer açıldığı hastalıktır.
Böbreküstü bezi yetmezliği.
Ayrıca otoimmün tiroidit ile Graves
hastalığı arasında geçişler de bilinmektedir. Graves hastalığı da
bir tiroid hastalığıdır. Bu hastalıkta, tiroid bezini “çok çalışmaya
ve büyümeye” teşvik eden antikorlar vardır. Yâni gene bir otoimmün
tiroid hastalığıdır fakat, otoimmün tiroidit’in aksine, tiroid hormonu
üretiminde artış (hipertiroidi) sözkonusudur. Graves hastalığında da
bazen, antikor (özellikle TgAb) yüksekliği olabilir. Bu yüzden,
(özellikle Haşitoksikoz dönemindeki) otoimmün tiroidit hastalarına
bazen, yanlışlıkla Graves hastalığı teşhisi konduğu olur. Graves’de
hormon üretimi artmıştır. Oysa Haşitoksikoz’da, üretim artmaz, hormon
yükselmesinin sebebi, ölen hücrelerin içindeki hormonun kana
boşalmasıdır ve (genellikle 6-9 ayı geçmeyen) geçici hormon yüksekliği
söz konusudur. Bu hastalarda hormon seviyesi zamanla normalin de
altına düşer. Nasıl olduğu bilinmese de, bu iki hastalık arasında
geçişler olabilmektedir.
Otoimmün tiroidit hastalarında bazı
tiroid tümörlerinin, diğer insanlara oranla biraz daha sık
görülebildiğine dair işaretler vardır. Bu yüzden, otoimmün tiroidit
hastasındaki tiroid nodüllerinin (yumrularının) tâkibinde büyük fayda
vardır.
Teşhis:
Otoimmün tiroidit hastalığı, içinde
bulunulan evreye göre çok farklı belirtiler ve tetkik sonuçları ile
karşımıza çıkabilmektedir.
Erken dönemde hastalarda en sık
belirti, boğazda sıkışma hissidir. Anlatıldığı gibi erken dönemde
tiroid bezinde bir miktar büyüme (guatr) olsa da, genellikle bu,
solunum yoluna baskı yapacak boyutta olmaz. Sıkışma hissinin nedeni bu
yüzden çok açık değildir ve kaygı vermemelidir.
Hastalığın tâkîbinde, FT3, FT4, TSH,
TPOAb ve TgAb tetkiklerinin düzenli aralıklarla yapılması önem taşır.
Hastaların ortalama % 90’ında TPOAb, % 40’ında TgAb yüksek bulunur.
(TPOAb, otoimmün tiroidit teşhisinde ve tâkibinde daha önemli bir
göstergedir.)
Tiroid hormonlarının aşırı yükseldiği
durumlarda (tirotoksikoz),
* Çarpıntı, titreme, sıcak basması,
aşırı terleme,
* Kilo kaybı,
* Sinirlilik,
* Adet düzensizliği,
* Yersiz ağlama eğilimleri
görülebilir.
Özellikle yaşlılarda, kâlp
hastalarında, tiroid hormonları ve TSH’ın daha yakından tâkîbi, hayâti
önem taşır.
Tecrübeli hekimler tarafından yapılan
tiroid ultrasonu (USG), hastalığın teşhisi, evrelendirme ve tedaviyi
yönlendirme açısından önem taşır. Ortalama her 2 kişiden birinde,
tiroid bezinde nodül (yumru) varlığı bilinmektedir. Nodül,
başlı başına, ayrı bir hastalıktır. Bu nodüller, genellikle “iyi huylu
adenom”lardır. Adenomların bazısı, çok çalışan “toksik/sıcak nodül”
olarak isimlendirilir. Bazı nodüller ise, çalışmayan “soğuk
nodüller” olabilir. Bazı nodüllerin içinde kanser gelişimi
olabilir. Bu açıdan soğuk nodüller daha risklidir.
Kanserleşme açısından daha
riskli görülen nodüller şunlardır:
* Tek nodül (çok sayıda nodüle oranla
daha risklidir),
* Orta hattaki (isthmus denen
kısımdaki) nodüller,
* Soğuk nodüller,
* Hızlı büyüyen nodüller (not: bazen
çarpma, elle muayene vs. sonucu tiroid içinde kanama olabilir ve “saatler
içinde gelişen şişlik”, hastalarda kaygı uyandırabilir. Hematom
denen kan dolu şişliğin, nodül ile ilgisi yoktur. Ancak kanamanın
nedeni açısından tetkik yapılması uygun olur.)
* Çevreye yapışıklık gösteren
nodüller,
* Özellikle ileri yaşlarda birden bire
beliren nodüller,
* 4 cm’den büyük nodüller,
Tiroid nodülü, kendi başına, ayrı bir
hastalıktır. Otoimmün tiroidit hastalarında nodül olup olmadığı
araştırılır. Nodül varsa, nodülün tâkip ve tedavisi ayrıca
yapılmalıdır.
Otoimmün tiroidit hastalarında, hücre
hasarı ve yara dokularının iç içe olması, ultrason’da bazı yanıltıcı
görünümlere sebep olabilir. Bazen nodüle benzeyen hücre kümeleri,
yalancı nodül olarak karşımıza çıkar. En tecrübeli hekimlerin bile
ayıramadığı görüntüler olabilir. Bunların yakın tâkîbi, bu açıdan
önemlidir. Yalancı nodüller değişik yerlerde belirip, kaybolabilir.
Farklı ultrason raporları bu yüzden hastalarda güvensizlik duygusu
uyandırmamalıdır. Özellikle bu raporların dosyalanıp, büyüme eğilimi
olan yapıların dikkâtle incelenmesi gerekir. Bunların gerçek nodül
olma ihtimâli yüksektir. Ultrasonun aynı hekim tarafından ve aynı
cihazla yapılması bu açıdan faydalı olabilir.
Tiroid sintigrafisi’nde
“düşük düzeyli ve dağınık aktivite tutulumu” tipiktir. Ancak
çok farklı görünümler de olabilir. Özellikle, tiroid bezinin çok
çalışıp - çok hormon ürettiği (hipertiroidiye yol açan) hastalıklarla,
haşitoksikoz denen durumun ayrımında sintigrafi faydalı olabilir.
Çünkü haşitoksikozda T4, T3 yüksekliğinin sebebi, tiroidin çok
çalışması değil, ölen hücrelerden dolaşıma anîden boşalan
hormonlardır. Otoimmün tiroiditte tiroid bezi, bilâkis daha az
çalışmaktadır. Sırf bu ayırım yapılamadığı için tiroidi alınan ya da
tiroid küçültücü radyoiyot tedavisi verilen hasta sayısı hiç de az
değildir. Bu da zaten tiroidi küçülmekte olan hastaya, ikinci bir
darbe olmaktadır. Ancak çok nadir durumlarda, otoimmün tiroidit
hastaları için de bu tedavilere gerek duyulabilir.
Tiroid sintigrafisi çekilmeden en az 3
hafta önce, (hayâti bir gereklilik yoksa) tiroid hormonları
kesilmelidir. Tiroid
hormonu hapları (levotiron, tefor, euthyrox...) kesilmeden yaptırılan
tiroid sintigrafisi, sıklıkla yetersiz sonuç verir. Çünkü, dışarıdan
alınan tiroid hormonunun etkisi ile (sanki vücuttaki tiroid hormonu
üretimi artmış gibi) TSH düşer, tiroid bezi az çalışmaya başlar. Bu da
sintigrafide tiroid bezinin olduğundan daha zayıf gözükmesine, bazı
küçük nodüllerin seçilememesine neden olabilir. Hamilelere tiroid
sintigrafisi çekilmez.
Otoimmün tiroidit hastalarında bazı
tiroid tümörleri, diğer insanlara oranla biraz daha sık
görülebilmektedir. Bu yüzden, otoimmün tiroidit hastasındaki
nodüllerin tâkibinde büyük fayda vardır.
Bazen, şüpheli nodüllerden iğne ile
parça alınması (FNA - ince iğne aspirasyon biyopsisi) ve
mikroskop altında inceleme gerekebilir.
Ultrason, sintigrafi ve diğer kan
tahlillerinin hiçbirisi, nodülde tümör olup olmadığı konusunda yüzde
yüz güvenli bilgi veremez.
İğne biyopsisinde de, iğnenin ucuna
denk gelen hücreler incelenebildiğinden, yanılma payı vardır. Ayrıca
bazı tümörler iğne biyopsisi ile tanınamaz. Biyopsiyi yapan hekim ne
kadar tecrübeli olursa olsun, özellikle içi sıvı dolu (yâni kistik)
nodüllerden yeterli hücre çekilemeyebilir ve biyopsi sonucu “yetersiz”
gelebilir. Bu durumda biyopsinin, ultrason eşliğinde tekrarı
gerekebilir. Ancak bunlar hastaları telâşlandırmamalıdır. Nadiren
görülen bu durumlarda sonuç büyük oranda (ortalama % 92) “iyi huylu
nodül” ile uyumlu gelmektedir.
Otoimmün tiroidit hastalarında, sık
görülen diğer otoimmün hastalıkların olup olmadığı da
araştırılmalıdır. Özellikle kandaki B12 vitamini düzeyinin kontrolü,
göz kuruluğu varsa göz hekimi tarafından tâkîbi, hastanın kalıcı
hasarlardan korunması açısından son derece faydalı olabilir.
Tiroidinde nodülü olan hastaların,
ailesinde kanser (özellikle tiroid kanseri) olan hastaların, başka
hastalığı olanların, bunlar hakkında hekimini muhakkak bilgilendirmesi
gerekir.
“Tiroidde nodül, vücutta (özellikle
yüzde) kıllı benler, meme/rahim ya da yumurtalıkta kitle, sindirim
kanalında polip denen çıkıntıların” olduğu son derece nadir bir
hastalık bilinmektedir. Cowden sendromu denen hastalıkta,
bunlardan birkaçının yakalanması, diğerleri için tedbir alma imkânı
getirebilir. Bu açıdan her detay muhakkak göz önünde tutulmalı ve
hekim bilgilendirilmelidir.
Otoimmün tiroidit teşhisi konmuş
hastaların, çocukları, kardeşleri gibi yakın akrabalarının da (özellikle
kız çocuğu, kız kardeş, anne, hala, teyze,…) incelenmesinde fayda
vardır.
Tedavi:
Otoimmün tiroiditte yakın zamana dek
bilinen tek tedavi şekli, azalan tiroid hormonunun, hormon hapları ile
(levotiron, tefor, euthyrox...) takviyesinden ibaretti.
Tiroid hormonu yetersizliği olan
hastada, tiroid hormonu takviyesi kaçınılmazdır. Ancak, hastalığın
erken dönemlerinde de (henüz hormon yetmezliği başlamamış olsa bile),
düşük dozda tiroid hormonu verilmesinin faydalı olduğu bilinmektedir.
Tiroid hormonunun dışarıdan alınması, tiroid bezinin dinlenmesine
vesile olduğu için, tiroid bezi daha az çalışmakta, bu sâyede yıkım da
bir miktar yavaşlamaktadır.
Tiroid hormonu, hap şeklinde,
sabahları aç karnına alınmaktadır. Eskiden hayvansal kaynaklı
ilaçlar denenmiş olsa da, şu an satılan hapların çoğu sentetiktir
(hayvansal değildir). Yurt dışında hâlâ bazı hayvan kaynaklı ilaçların
reklamı yapılmaya çalışılsa da, insana yabancı maddelerin, zaten
duyarlı hâle gelmiş savunma hücrelerini büsbütün uyarma riski çok
yüksektir. Ve bu hormonlar (iddia edilenin aksine) insan hormonu ile
aynı değildir.
İlacın dozu, hastanın şartlarına,
hormon durumuna göre (TSH, FT3, FT4) ayarlanır. Bu da hastanın düzenli
aralıklarla hormon tetkiki yaptırmasını gerektirir. Özellikle kilo
alıp vermeler, mevsim değişiklikleri, enfeksiyonlar, hormon
düzeylerini etkileyebilir. Günde yarım tablet ilâç kullanan hastanın
bir süre sonra hipotiroidi bulguları başlayabilir ve ilâcı bir tablete
çıkarması gerekebilir. Hastanın, hormon düzeyinin normâl olduğu
(ötiroidi) hâlini yakından tanıması ve bunun dışında bulgularla
karşılaştığında, (kontrol zamanı gelmemiş olsa bile) hekimine
başvurması gerekir.
Tiroid hormonu takviyesi, hastanın
(zaten sahip olması gereken) “normâl” hormon düzeyine ulaşması için
yapılır. Hormon düzeyi normâl seviyede olduğu müddetçe, bu ilâçların
ciddi bir yan etkisinin olmaması beklenir. Yine de, böyle bir durumun
ortaya çıkması hâlinde hekime danışılmalıdır. (İlacın fazla gelmesi
sonucu kandaki hormon seviyesinin uzun süre yüksek seyretmesi, kemik
erimesine yol açabilir.)
Yakın zamana dek, otoimmün
tiroidit’te, otoimmün savaşı baskılayan herhangi bir tedavi şekli
bilinmiyordu. İlk kez 2002 yılında, Alman profesör Roland Gartner’ın
yaptığı bir çalışma ile, “selenyum” verilen hastaların önemli
bir bölümünde TPOAb seviyesinin düştüğü gösterildi. Bu, öyle büyük
ilgi gördü ki; dünyanın en çok satılan tıp kitaplarında (CMDT gibi)
hâlâ kaynak olarak gösterilmektedir.
2004 yılında Yunan profesör Leonidas
Duntas tarafından yapılan çalışma ile, selenyum’un etkisi bir kez daha
gösterildi.
İlk araştırmacılar, tedavinin daha çok
“selenyum eksikliği olan kişilerde” etkili olduğunu düşündüler. Oysa:
- Bu araştırmalara katılan hastaların
çoğunun kanında selenyum eksikliği olmadığı hâlde, tedavi sonrası
TPOAb değerleri düşmüştü.
- Ayrıca selenyum tedavisi sırasında,
hücre direncinin artmasından öte, antikor düzeyleri düşmekte idi. Bu
da, selenyum tedavisi ile hücrelerin kuvvetlendiğinden çok, savunma
hücrelerindeki antikor üretiminin baskılandığını düşündürmekteydi.
- Son olarak, selenyum eksikliğinin
önlenmesi ve selenyuma bağımlı maddelerin maksimum düzeyde
çalışabilmesi için günlük 70 mikrogram selenyum yeterli iken, hiçbir
araştırmacı 200 mikrogramdan daha düşük dozda selenyum tedavisi
denememişti.
2003 yılında Dr. Ömer Türker
tarafından başlatılan bir çalışma ile, günlük 100 mikrogram’lık dozla
bile antikorların baskılanamadığı, selenyumun ancak daha yüksek
dozlarda etkili olduğu gösterildi.
Böylece, selenyum tedavisinin,
“eksikliği olan hastaları doyurarak” değil, muhtemelen “savunma
hücrelerini baskılayarak” etki ettiği gösterilmiş oldu.
Avrupa “Endokrinoloji Dergisi”nde
yayınlanan ve Avrupa Tiroid Birliği (ETA) Kongresi’nde sunulan
çalışma, bu konuda “ülkemizin ilk, dünyanın 4. ve en geniş
araştırması” oldu. Dokuz ay boyunca derginin “en çok okunan
makalesi” olan çalışma, aynı zamanda Amerika’nın resmi internet
sitesi MedlinePlus’da, bu konuda kaynak olarak gösterilen tek
çalışma oldu.
Bu çalışmanın ardından, Yunan ve
İtalyan araştırmacıların yaptıkları çalışmalarla, selenyum tedavisinin
uzun süreli etkisi teyyid edildi.
Hattâ Türk hekimlerin ardından,
İtalyan araştırmacılar da, “selenyum’un hamilelik döneminde bile
etkili olduğunu ve tedavi ile (otoimmün tiroidit’in hamilelik sonrası
görülen özel bir formu olan) pospartum tiroidit görülme oranının
azaldığını” gösteren bir çalışma yayınladılar.
Selenyum, gıdalarla aldığımız,
vücudumuzun ihtiyaç duyduğu bir element, bir çeşit mâdendir.
Selenyumun astım, romatoid artirit, vitiligo gibi pekçok hastalıkta
faydası bilinmektedir. Vücudumuzda, “sağlıklı çalışması için
selenyuma ihtiyaç duyulan” en az 30 çeşit protein tanımlanmıştır.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)nün de içinde olduğu pek çok kaynak, her
insanın, günlük 40-70 mikrogram civarında selenyum alması gerektiğini
bildirmektedir. Otoimmün tiroidit tedavisinde erişkin bir hasta
için kullanılan günlük ortalama doz ise, 200 mikrogram kadardır.
Yâni tedavinin özü, zaten hergün gıdalarla almamız gereken doğal bir
mâden’in, biraz daha yüksek dozda alınmasından ibârettir.
Selenyumun bu dozda ciddi bir yan
etkisi beklenmez. Nadiren hazımsızlık veya bulantı olabilir.
Amerika’nın resmi sağlık sitesi
MedlinePlus da, erişkinler için günlük dozu (RDA) 80-200
mikrogram, maksimum günlük dozu ise, 400 mikrogram olarak
belirtmektedir.
Selenyum, tiroid bezine karşı oluşan savaşı baskılamak için kullanılır.
Bu arada tiroid hormonu tedavisi kesilmemelidir.
Otoimmün tiroidit tedavisinde, tiroid
hormonlarının düzenli aralıklarla kontrol edilmesinin ve özellikle
nodül varsa ultrason tâkibinin önemi büyüktür.
Bu hastalığa eşlik eden diğer otoimmün
hastalıkların tedavisi (pernisiyöz anemide B12 vitamininin iğne vs.
ile takviyesi, Sjogren sendromunda göz damlaları ile göz kuruluğunun
tedavisi gibi...) ilgili hekimlerce tâkîb edilmelidir.
Mutluluk ve Sağlık
Dileklerimizle...
Uzman Dr. Ömer TÜRKER
www.tiroidim.com |