Otoimmün Tiroidit (Haşimato) Hastalığı ve

Selenyum Tedavisi

www. tiroidim.com

 

Tiroid bezi, boynun ön tarafında, gırtlağın alt hizasında, kelebek şeklinde bir organdır. 

Her iki yanında ses telleri ile ilgili sinirler ve arkasında paratiroid bezleri bulunur.

Tiroid bezinde, gıdalarla alınan iyot kullanılarak, tiroid hormonları üretilir. Bunlar, T4 (tiroksin) ve T3 (triiodotironin)’dür. Tiroid bezinde bunların dışında, kalsitonin denen başka bir hormon daha üretilir, bu hormon, kandaki kalsiyumun kemiklere alınmasında görevlidir.

Ancak tiroid hormonları denince genellikle kastedilen T4 ve T3’tür.

T4 ve T3’ün bir kısmı, kanda diğer maddelere bağlanır. Asıl etkili olan kısım bağlanmamış (Serbest - Free) olanlardır. Bu yüzden T4 ve T3 yerine, artık FT4 ve FT3 tetkikleri istenmektedir. 

Vücudumuzdaki savunma hücreleri, anne karnından itibaren kendi hücreleri ile tanıştırılır. Böylece, mikrop  gibi yabancı hücrelerle savaşırken, kendi hücrelerine zarar vermemesi sağlanır. Bazen, nedeni çok açık olmamakla birlikte, bazı iç ve dış etkenlerle (özellikle sigara, katkı maddeleri gibi...) hücrelerimizin kimliğinde değişiklikler olur. Değişen bu hücreler, savunma hücreleri tarafından yeni bir hedef hâline gelir. Bu tür hastalıklara, kendi kendine immün reaksiyon hastalığı anlamına gelen, “otoimmün hastalıklar” denir. Eklem ve kâlp romatizması, bu çeşit hastalıklardandır. Savunma hücrelerinin hedefi, tiroid hücreleri olursa, buna “otoimmün tiroidit” denir. Uzun süre, hastalığı ilk kez tarif eden Japon bilim adamının adı ile, “Haşimato tiroiditi ya da Haşimato hastalığı” olarak anılmıştır.  

Genellikle eklem ve kâlp romatizması halkımız tarafından iyi bilinse de, ortalama her yüz kadından 13’ünü ve her yüz erkekten 3’ünü etkileyen “otoimmün tiroidit” pek bilinmez.

Savunma hücreleri hem doğrudan, hem de ürettikleri antikorlarla (TPOAb ve TgAb) tiroid hücrelerine saldırır.

TPOAb, tiroid hücresi içinde bulunan “tiroid peroksidaz” maddesine karşı üretilmiş antikordur. (Çok doğru olmamakla birlikte) bazen Anti-M antikoru olarak da anılır. TgAb, (tiroid hücreleri tarafından yapılan ve kan dolaşımına da geçen) “tiroglobulin” isimli maddeye karşı üretilmiş antikordur. Anti-T antikoru olarak da anılır. Özellikle TgAb, otoimmün tiroidit dışındaki bazı hastalıklarda da (nodüler guatr, Graves hastalığı gibi) yüksek bulunabilmektedir. Bu yüzden hastalığın teşhis ve tâkibinde, TPOAb daha önemli bir gösterge kabul edilir.     

Hastalığın erken döneminde, tiroid hasarına bağlı olarak T4 ve T3’de genellikle bir miktar azalma görülür. Buna cevap olarak, beynin ortasında bulunan hipofiz bezi, tiroid bezini büyümeye ve daha çok çalışmaya sevkeden tiroidi uyaran hormon (TSH) üretimini arttırır. Tiroid bezi bir miktar büyüyebilir (guatr). Böylece T4 ve T3 miktarı normâle ulaşır (ötiroidi). Hastalık bu dönemde zaman zaman alevlenmeler gösterip, zaman zaman gerileyebilir. Alevlenme dönemlerinde hücre yıkımı artar ve genellikle TPOAb seviyesi yükselir. Hücre yıkımının arttığı dönemde, kana geçen tiroid hormonunda artış izlenebilir (bu döneme Haşitoksikoz da denir).

Kanda tiroid hormonlarının yükselmiş olmasına, tirotoksikoz denir. Eğer bu yükselmenin sebebi, tiroid bezinin çok çalışıp, çok hormon üretmesi ise, buna özel olarak hipertiroidi denir. 

Bu geçici tiroid hormonu fazlalığını (tirotoksikoz), tiroid bezinin aşırı hormon üretimi yaptığı diğer hâllerden (hipertiroidi) ayırmak gerekir. Eğer bu ayırım yapılamazsa, istenmeden tiroid bezine zarar verilebilir. Oysa otoimmün tiroidit hastası zaten tiroidini kaybetmekte olduğundan, her gramın önemi büyüktür.  

Hastalık ilerledikçe, hasar gören hücreler çoğalır, artan TSH’a rağmen, T4 ve T3 azalmaya devam eder. Buna bağlı olarak, tiroid hormonu yetersizliği (hipotiroidi) belirtileri ortaya çıkar. Bunlar:

Erken dönemde:

* Hâlsizlik,

* Zihnî faaliyetlerde azalma (unutkanlık, uykuya meyil),

* Kas ağrıları ve kramplar, eklem ağrıları,

* Aşırı üşüme,

* Kabızlık,

* Kuru cilt, saç tellerinde incelme, tırnaklarda incelme ve kolay kırılma,

* Adet düzensizliği ve belki kısırlık/düşük...

Geç dönemde:

* Konuşmanın ağırlaşması, yavaşlaması, seste kalınlaşma,

* El-yüz ve ayaklarda ödem (şişlik),

* Tat ve koku almada azalma,

* Kilo alma (çok nadir kilo kaybı da olabilir),

* Cilt renginde solukluk/sararma,

* Kaşların yan taraflarında incelme hatta dökülme,

* Dilde kalınlaşma,

* Nabızda yavaşlama...

Sıklıkla hasta, hastalığının farkına ancak bu dönemde varır.  

Otoimmün tiroidit hastalarının % 95’ten fazlası, hücre harabına bağlı olarak, tiroid bezini tamamen kaybeder ve kalıcı tiroid hormonu yetersizliğine girer. Tiroid bezi küçülür ve zamanla kaybolur. Bu dönemde hastalık özel bir isimle, atrofik tiroidit olarak anılır. Bu hastaların ömür boyu tiroid hormonu hapı kullanması gerekir.  

Otoimmün tiroidit’in, kadınlarda, doğum sonrası görülen özel bir şekline, doğum sonrası (postpartum) tiroidit adı verilmiştir. Hamilelik yaşamış her 100 kadından ortalama 7’sinde görülür. Ancak bir kez bu atağı yaşamış kadınların ortalama % 70’i, ikinci hamileliklerinde de aynı atağı yaşamaktadırlar.

Otoimmün tiroidit çocukluk döneminde de başlayabilir. Fakat hastalık, en sık 45-65 yaş arasında fark edilmektedir. Kadınlarda, erkeklere oranla (4-5 kat) daha sık görülmektedir. Ailesinde otoimmün hastalık (özellikle otoimmün tiroidit) olan kişilere özel dikkât gösterilmelidir. Ancak hastalık genellikle tamamen ırsî nedenlerle değil, muhtemelen, yatkınlığı olan kişilerde, çevresel etkenlerle başlamaktadır. Çalışmalar, hücrelerimize etki eden bazı yabancı maddelerle, hücrelerimizin yapısının, dolayısıyla kimliklerinin değiştiğini, bunun da savunma hücrelerimizi şaşırttığını düşündürmektedir.

(Çocuklukta baş ve boyuna radyoterapi almış kişilerde, amiodarone, interferon alfa, interferon beta, interlökin-2, G-CSF denen ilâçların, otoimmün tiroidit’i tetikleyebildiği bilinmektedir ve bu tedavilerden birini görmüş hastaların, hekimlerine muhakkak bu konuda bilgi vermesi gerekir.)

 

Otoimmün tiroidit hastalarında, bu hastalıkla beraber, diğer bazı otoimmün hastalıklar da bulunabilir. Hastaların bu açıdan da araştırılması, erken teşhis ve tedavi açısından yararlı olur.

Otoimmün tiroidit ile beraberliği sık görülen hastalıklar:

B12 vitamini eksikliği - Pernisiyöz anemi: (Ortalama her 3 hastadan birinde görülür.) Bazı antikorların etkisi ile, gıdalarla alınan B12 vitamini, bağırsaklardan emilemez ve kana geçemez. Uzun süreli B12 eksikliğinde, ağız/dil yaraları, ishal, his kaybı, dengesizlik ve nihayet sinir hücrelerinde kalıcı hasar görülür. Ayrıca bu hastalarda “kansızlığın önemli bir nedeni” de, B12 vitamini eksikliğidir. Bu yüzden her otoimmün tiroidit hastasının (sabah açken) kandaki B12 vitamini seviyesinin ölçümü yapılmalıdır. Tedavide (ağızdan alınan B12 vitamini büyük ölçüde emilemediği için), “iğne ya da çok yüksek dozlu özel haplar”ın kullanılması gerekebilir.

Sjogren (jögren) sendromu: (Ortalama her 3 hastadan birinde görülür.) Ağız-göz kuruluğu izlenir. Göz kuruluğunun ilk belirtileri batma, yanma hissi olabilir. Tükürük salgısının azalmasına bağlı olarak (özellikle kraker gibi kuru) gıdaların yutulmasında güçlük olur. Tükürüğün azalmasına bağlı olarak özellikle dişeti çizgisine yakın çürüklerin olması, Sjogren sendromunu düşündürmelidir. Bu hastaların zaman zaman kulak önündeki tükürük bezinde (parotis) şişmeler olabilir.

 

Myasthenia Gravis: Yüzde, özellikle göz çevresindeki adalelerde zayıflık izlenir. Daha çok göz çevresindeki kasların zayıflamasına bağlı olarak, mimiklerde azalma, çift görme, göz kapağında düşüklük, hatta yutma güçlüğü gözlenebilir. Genellikle kas kullanımı arttıkça (bir diğer ifade ile sabahtan akşama) bu bulgularda artış olur.

 

Celiac (çöliak) hastalığı: Bir bağırsak ve emilim hastalığıdır. Uzun süreli ishâl, hazımsızlık, gaz, bazen kilo kaybı görülür. Bununla beraber “hâlsizlik, kansızlık, kemik erimesi, adet düzensizliği/kısırlık, dişlerin dış kesiminde zayıflık ve sinir sistemi hastalıkları da (sara gibi)” görülebilir.

 

Astım.

Vitiligo: Vücudun belirli alanlarında cilt renginin yer yer açıldığı hastalıktır.

Böbreküstü bezi yetmezliği.  

 

Ayrıca otoimmün tiroidit ile Graves hastalığı arasında geçişler de bilinmektedir. Graves hastalığı da bir tiroid hastalığıdır. Bu hastalıkta, tiroid bezini “çok çalışmaya ve büyümeye” teşvik eden antikorlar vardır. Yâni gene bir otoimmün tiroid hastalığıdır fakat, otoimmün tiroidit’in aksine, tiroid hormonu üretiminde artış (hipertiroidi) sözkonusudur. Graves hastalığında da bazen, antikor (özellikle TgAb) yüksekliği olabilir. Bu yüzden, (özellikle Haşitoksikoz dönemindeki) otoimmün tiroidit hastalarına bazen, yanlışlıkla Graves hastalığı teşhisi konduğu olur. Graves’de hormon üretimi artmıştır. Oysa Haşitoksikoz’da, üretim artmaz, hormon yükselmesinin sebebi, ölen hücrelerin içindeki hormonun kana boşalmasıdır ve (genellikle 6-9 ayı geçmeyen) geçici hormon yüksekliği söz konusudur. Bu hastalarda hormon seviyesi zamanla normalin de altına düşer. Nasıl olduğu bilinmese de, bu iki hastalık arasında geçişler olabilmektedir.     

Otoimmün tiroidit hastalarında bazı tiroid tümörlerinin, diğer insanlara oranla biraz daha sık görülebildiğine dair işaretler vardır. Bu yüzden, otoimmün tiroidit hastasındaki tiroid nodüllerinin (yumrularının) tâkibinde büyük fayda vardır.

 

Teşhis:

Otoimmün tiroidit hastalığı, içinde bulunulan evreye göre çok farklı belirtiler ve tetkik sonuçları ile karşımıza çıkabilmektedir.

Erken dönemde hastalarda en sık belirti, boğazda sıkışma hissidir. Anlatıldığı gibi erken dönemde tiroid bezinde bir miktar büyüme (guatr) olsa da, genellikle bu, solunum yoluna baskı yapacak boyutta olmaz. Sıkışma hissinin nedeni bu yüzden çok açık değildir ve kaygı vermemelidir.

Hastalığın tâkîbinde, FT3, FT4, TSH, TPOAb ve TgAb tetkiklerinin düzenli aralıklarla yapılması önem taşır. Hastaların ortalama % 90’ında TPOAb, % 40’ında TgAb yüksek bulunur. (TPOAb, otoimmün tiroidit teşhisinde ve tâkibinde daha önemli bir göstergedir.)

Tiroid hormonlarının aşırı yükseldiği durumlarda (tirotoksikoz),

* Çarpıntı, titreme, sıcak basması, aşırı terleme,

* Kilo kaybı,

* Sinirlilik,

* Adet düzensizliği,

* Yersiz ağlama eğilimleri görülebilir.

Özellikle yaşlılarda, kâlp hastalarında, tiroid hormonları ve TSH’ın daha yakından tâkîbi, hayâti önem taşır.

Tecrübeli hekimler tarafından yapılan tiroid ultrasonu (USG), hastalığın teşhisi, evrelendirme ve tedaviyi yönlendirme açısından önem taşır. Ortalama her 2 kişiden birinde, tiroid bezinde nodül (yumru) varlığı bilinmektedir. Nodül, başlı başına, ayrı bir hastalıktır. Bu nodüller, genellikle “iyi huylu adenom”lardır. Adenomların bazısı, çok çalışan “toksik/sıcak nodül” olarak isimlendirilir. Bazı nodüller ise, çalışmayan “soğuk nodüller” olabilir. Bazı nodüllerin içinde kanser gelişimi olabilir. Bu açıdan soğuk nodüller daha risklidir.  

 Kanserleşme açısından daha riskli görülen nodüller şunlardır:

* Tek nodül (çok sayıda nodüle oranla daha risklidir),

* Orta hattaki (isthmus denen kısımdaki) nodüller,

* Soğuk nodüller,

* Hızlı büyüyen nodüller (not: bazen çarpma, elle muayene vs. sonucu tiroid içinde kanama olabilir ve “saatler içinde gelişen şişlik”, hastalarda kaygı uyandırabilir. Hematom denen kan dolu şişliğin, nodül ile ilgisi yoktur. Ancak kanamanın nedeni açısından tetkik yapılması uygun olur.)

* Çevreye yapışıklık gösteren nodüller,

* Özellikle ileri yaşlarda birden bire beliren nodüller,

* 4 cm’den büyük nodüller,

Tiroid nodülü, kendi başına, ayrı bir hastalıktır. Otoimmün tiroidit hastalarında nodül olup olmadığı araştırılır. Nodül varsa, nodülün tâkip ve tedavisi ayrıca yapılmalıdır.

Otoimmün tiroidit hastalarında, hücre hasarı ve yara dokularının iç içe olması, ultrason’da bazı yanıltıcı görünümlere sebep olabilir. Bazen nodüle benzeyen hücre kümeleri, yalancı nodül olarak karşımıza çıkar. En tecrübeli hekimlerin bile ayıramadığı görüntüler olabilir. Bunların yakın tâkîbi, bu açıdan önemlidir. Yalancı nodüller değişik yerlerde belirip, kaybolabilir. Farklı ultrason raporları bu yüzden hastalarda güvensizlik duygusu uyandırmamalıdır. Özellikle bu raporların dosyalanıp, büyüme eğilimi olan yapıların dikkâtle incelenmesi gerekir. Bunların gerçek nodül olma ihtimâli yüksektir. Ultrasonun aynı hekim tarafından ve aynı cihazla yapılması bu açıdan faydalı olabilir.

Tiroid sintigrafisi’nde “düşük düzeyli ve dağınık aktivite tutulumu” tipiktir. Ancak çok farklı görünümler de olabilir. Özellikle, tiroid bezinin çok çalışıp - çok hormon ürettiği (hipertiroidiye yol açan) hastalıklarla, haşitoksikoz denen durumun ayrımında sintigrafi faydalı olabilir. Çünkü haşitoksikozda T4, T3 yüksekliğinin sebebi, tiroidin çok çalışması değil, ölen hücrelerden dolaşıma anîden boşalan hormonlardır. Otoimmün tiroiditte tiroid bezi, bilâkis daha az çalışmaktadır. Sırf bu ayırım yapılamadığı için tiroidi alınan ya da tiroid küçültücü radyoiyot tedavisi verilen hasta sayısı hiç de az değildir. Bu da zaten tiroidi küçülmekte olan hastaya, ikinci bir darbe olmaktadır. Ancak çok nadir durumlarda, otoimmün tiroidit hastaları için de bu tedavilere gerek duyulabilir.

Tiroid sintigrafisi çekilmeden en az 3 hafta önce, (hayâti bir gereklilik yoksa) tiroid hormonları kesilmelidir. Tiroid hormonu hapları (levotiron, tefor, euthyrox...) kesilmeden yaptırılan tiroid sintigrafisi, sıklıkla yetersiz sonuç verir. Çünkü, dışarıdan alınan tiroid hormonunun etkisi ile (sanki vücuttaki tiroid hormonu üretimi artmış gibi) TSH düşer, tiroid bezi az çalışmaya başlar. Bu da sintigrafide tiroid bezinin olduğundan daha zayıf gözükmesine, bazı küçük nodüllerin seçilememesine neden olabilir. Hamilelere tiroid sintigrafisi çekilmez.

Otoimmün tiroidit hastalarında bazı tiroid tümörleri, diğer insanlara oranla biraz daha sık görülebilmektedir. Bu yüzden, otoimmün tiroidit hastasındaki nodüllerin tâkibinde büyük fayda vardır.

Bazen, şüpheli nodüllerden iğne ile parça alınması (FNA - ince iğne aspirasyon biyopsisi) ve mikroskop altında inceleme gerekebilir.

Ultrason, sintigrafi ve diğer kan tahlillerinin hiçbirisi, nodülde tümör olup olmadığı konusunda yüzde yüz güvenli bilgi veremez.

İğne biyopsisinde de, iğnenin ucuna denk gelen hücreler incelenebildiğinden, yanılma payı vardır. Ayrıca bazı tümörler iğne biyopsisi ile tanınamaz. Biyopsiyi yapan hekim ne kadar tecrübeli olursa olsun, özellikle içi sıvı dolu (yâni kistik) nodüllerden yeterli hücre çekilemeyebilir ve biyopsi sonucu “yetersiz” gelebilir. Bu durumda biyopsinin, ultrason eşliğinde tekrarı gerekebilir. Ancak bunlar hastaları telâşlandırmamalıdır. Nadiren görülen bu durumlarda sonuç büyük oranda (ortalama % 92) “iyi huylu nodül” ile uyumlu gelmektedir.

Otoimmün tiroidit hastalarında, sık görülen diğer otoimmün hastalıkların olup olmadığı da araştırılmalıdır. Özellikle kandaki B12 vitamini düzeyinin kontrolü, göz kuruluğu varsa göz hekimi tarafından tâkîbi, hastanın kalıcı hasarlardan korunması açısından son derece faydalı olabilir. 

Tiroidinde nodülü olan hastaların, ailesinde kanser (özellikle tiroid kanseri) olan hastaların, başka hastalığı olanların, bunlar hakkında hekimini muhakkak bilgilendirmesi gerekir.

“Tiroidde nodül, vücutta (özellikle yüzde) kıllı benler, meme/rahim ya da yumurtalıkta kitle, sindirim kanalında polip denen çıkıntıların” olduğu son derece nadir bir hastalık bilinmektedir. Cowden sendromu denen hastalıkta, bunlardan birkaçının yakalanması, diğerleri için tedbir alma imkânı getirebilir. Bu açıdan her detay muhakkak göz önünde tutulmalı ve hekim bilgilendirilmelidir.

Otoimmün tiroidit teşhisi konmuş hastaların, çocukları, kardeşleri gibi yakın akrabalarının da (özellikle kız çocuğu, kız kardeş, anne, hala, teyze,…) incelenmesinde fayda vardır.

 

Tedavi:

Otoimmün tiroiditte yakın zamana dek bilinen tek tedavi şekli, azalan tiroid hormonunun, hormon hapları ile (levotiron, tefor, euthyrox...) takviyesinden ibaretti.

Tiroid hormonu yetersizliği olan hastada, tiroid hormonu takviyesi kaçınılmazdır. Ancak, hastalığın erken dönemlerinde de (henüz hormon yetmezliği başlamamış olsa bile), düşük dozda tiroid hormonu verilmesinin faydalı olduğu bilinmektedir. Tiroid hormonunun dışarıdan alınması, tiroid bezinin dinlenmesine vesile olduğu için, tiroid bezi daha az çalışmakta, bu sâyede yıkım da bir miktar yavaşlamaktadır.

Tiroid hormonu, hap şeklinde, sabahları aç karnına alınmaktadır. Eskiden hayvansal kaynaklı ilaçlar denenmiş olsa da, şu an satılan hapların çoğu sentetiktir (hayvansal değildir). Yurt dışında hâlâ bazı hayvan kaynaklı ilaçların reklamı yapılmaya çalışılsa da, insana yabancı maddelerin, zaten duyarlı hâle gelmiş savunma hücrelerini büsbütün uyarma riski çok yüksektir. Ve bu hormonlar (iddia edilenin aksine) insan hormonu ile aynı değildir.

İlacın dozu, hastanın şartlarına, hormon durumuna göre (TSH, FT3, FT4) ayarlanır. Bu da hastanın düzenli aralıklarla hormon tetkiki yaptırmasını gerektirir. Özellikle kilo alıp vermeler, mevsim değişiklikleri, enfeksiyonlar, hormon düzeylerini etkileyebilir. Günde yarım tablet ilâç kullanan hastanın bir süre sonra hipotiroidi bulguları başlayabilir ve ilâcı bir tablete çıkarması gerekebilir. Hastanın, hormon düzeyinin normâl olduğu (ötiroidi) hâlini yakından tanıması ve bunun dışında bulgularla karşılaştığında, (kontrol zamanı gelmemiş olsa bile) hekimine başvurması gerekir. 

Tiroid hormonu takviyesi, hastanın (zaten sahip olması gereken) “normâl” hormon düzeyine ulaşması için yapılır. Hormon düzeyi normâl seviyede olduğu müddetçe, bu ilâçların ciddi bir yan etkisinin olmaması beklenir. Yine de, böyle bir durumun ortaya çıkması hâlinde hekime danışılmalıdır. (İlacın fazla gelmesi sonucu kandaki hormon seviyesinin uzun süre yüksek seyretmesi, kemik erimesine yol açabilir.)

Yakın zamana dek, otoimmün tiroidit’te, otoimmün savaşı baskılayan herhangi bir tedavi şekli bilinmiyordu. İlk kez 2002 yılında, Alman profesör Roland Gartner’ın yaptığı bir çalışma ile, “selenyum” verilen hastaların önemli bir bölümünde TPOAb seviyesinin düştüğü gösterildi. Bu, öyle büyük ilgi gördü ki; dünyanın en çok satılan tıp kitaplarında (CMDT gibi) hâlâ kaynak olarak gösterilmektedir.

2004 yılında Yunan profesör Leonidas Duntas tarafından yapılan çalışma ile, selenyum’un etkisi bir kez daha gösterildi.

İlk araştırmacılar, tedavinin daha çok “selenyum eksikliği olan kişilerde” etkili olduğunu düşündüler. Oysa:

- Bu araştırmalara katılan hastaların çoğunun kanında selenyum eksikliği olmadığı hâlde, tedavi sonrası TPOAb değerleri düşmüştü.

- Ayrıca selenyum tedavisi sırasında, hücre direncinin artmasından öte, antikor düzeyleri düşmekte idi. Bu da, selenyum tedavisi ile hücrelerin kuvvetlendiğinden çok, savunma hücrelerindeki antikor üretiminin baskılandığını düşündürmekteydi.

- Son olarak, selenyum eksikliğinin önlenmesi ve selenyuma bağımlı maddelerin maksimum düzeyde çalışabilmesi için günlük 70 mikrogram selenyum yeterli iken, hiçbir araştırmacı 200 mikrogramdan daha düşük dozda selenyum tedavisi denememişti.

2003 yılında Dr. Ömer Türker tarafından başlatılan bir çalışma ile, günlük 100 mikrogram’lık dozla bile antikorların baskılanamadığı, selenyumun ancak daha yüksek dozlarda etkili olduğu gösterildi.

Böylece, selenyum tedavisinin, “eksikliği olan hastaları doyurarak” değil, muhtemelen “savunma hücrelerini baskılayarak” etki ettiği gösterilmiş oldu.

Avrupa “Endokrinoloji Dergisi”nde yayınlanan ve Avrupa Tiroid Birliği (ETA) Kongresi’nde sunulan çalışma, bu konuda “ülkemizin ilk, dünyanın 4. ve en geniş araştırması” oldu. Dokuz ay boyunca derginin “en çok okunan makalesi” olan çalışma, aynı zamanda Amerika’nın resmi internet sitesi MedlinePlus’da, bu konuda kaynak olarak gösterilen tek çalışma oldu.

Bu çalışmanın ardından, Yunan ve İtalyan araştırmacıların yaptıkları çalışmalarla, selenyum tedavisinin uzun süreli etkisi teyyid edildi.

Hattâ Türk hekimlerin ardından, İtalyan araştırmacılar da, “selenyum’un hamilelik döneminde bile etkili olduğunu ve tedavi ile (otoimmün tiroidit’in hamilelik sonrası görülen özel bir formu olan) pospartum tiroidit görülme oranının azaldığını” gösteren bir çalışma yayınladılar.

Selenyum, gıdalarla aldığımız, vücudumuzun ihtiyaç duyduğu bir element, bir çeşit mâdendir. Selenyumun astım, romatoid artirit, vitiligo gibi pekçok hastalıkta faydası bilinmektedir. Vücudumuzda, “sağlıklı çalışması için selenyuma ihtiyaç duyulan” en az 30 çeşit protein tanımlanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)nün de içinde olduğu pek çok kaynak, her insanın, günlük 40-70 mikrogram civarında selenyum alması gerektiğini bildirmektedir. Otoimmün tiroidit tedavisinde erişkin bir hasta için kullanılan günlük ortalama doz ise, 200 mikrogram kadardır. Yâni tedavinin özü, zaten hergün gıdalarla almamız gereken doğal bir mâden’in, biraz daha yüksek dozda alınmasından ibârettir.

Selenyumun bu dozda ciddi bir yan etkisi beklenmez. Nadiren hazımsızlık veya bulantı olabilir.

Amerika’nın resmi sağlık sitesi MedlinePlus da, erişkinler için günlük dozu (RDA) 80-200 mikrogram, maksimum günlük dozu ise, 400 mikrogram olarak belirtmektedir. 

Selenyum, tiroid bezine karşı oluşan savaşı baskılamak için kullanılır. Bu arada tiroid hormonu tedavisi kesilmemelidir.

Otoimmün tiroidit tedavisinde, tiroid hormonlarının düzenli aralıklarla kontrol edilmesinin ve özellikle nodül varsa ultrason tâkibinin önemi büyüktür. 

Bu hastalığa eşlik eden diğer otoimmün hastalıkların tedavisi (pernisiyöz anemide B12 vitamininin iğne vs. ile takviyesi, Sjogren sendromunda göz damlaları ile göz kuruluğunun tedavisi gibi...) ilgili hekimlerce tâkîb edilmelidir.

Mutluluk ve Sağlık Dileklerimizle...

Uzman Dr. Ömer TÜRKER

www.tiroidim.com

HABERLER

"Otoimmün tiroidit'in tedavisi" konusunda en çok okunan makâleler… Türk hekimleri ilk sıralarda...

Fazlası İçin...

 

 

Dr. Ömer Türker'in makâlesi, Avrupa'nın önde gelen tıp dergilerinden Journal of Endocrinology'nin "en çok okunan"ları arasında…

Fazlası İçin...

 

 

Otoimmün tiroidit'te "selenyum tedavisi", Amerika'nın resmi sağlık sitesi MedlinePlus'da... Tek referans, Türk hekimlerin çalışması…

Fazlası İçin...

 

 

Yerli basında “otoimmün tiroidit ve selenyum tedavisi”…

Fazlası İçin...

 

 

Amerikan Tiroid Birliği'nin tiroid nodüllerinin teşhis ve tedavisi hakkında yayınladığı kılavuz...

Fazlası için...